Copyright © Euphoric Blog
Design by Dzignine

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Polisiye severlere bir sorum var

Baharın geleceği yok, beklemekten vazgeçtim.
Ben seni sisli, puslu, soğuk da seviyorum Zonguldak. (yalana bak) 
Arada iki gün güneş gördüm, şöyle bir canlandım aylardır kapısına uğramadığım Halk Kütüphanemize gittim. Bahsetmiştim daha önce çok değişik bulduğum bir görevli çalışıyor. İlk gördüğümde hah dedim tam bir suratsız kütüphaneci klişesi. Ama kitaplar hakkında konuşmaya başladığınız da bambaşka biri oluyor. Polisiye çok sevdiği için mutlaka önerilerinden faydalanıyorum. Elinin altında birkaç öneri oluyor mutlaka hemen birini veriveriyor.
Psikanalist ve Aklından Bir Sayı Tut favorileriymiş. Bir de James Patterson hayranı, bulamadığı bir iki tane kitap kalmış onların peşine düşmüş. Ben Aklından Bir Sayı Tut'u kapağından dolayı Empati, Olasılıksız tarzı sanıp hiç bakmamıştım bile. Kitap kapağı meselesi önemli, keşke daha özenli yapılsa ülkemizde de.
Son gidişimde bana Tami Hoag verdi, 'Ölümden Daha Derin' 1985 yılında geçen bir polisiyeydi. FBI'ın son teknoloji nimetlerinden faydalanamadığı bir hikaye okumayalı çok olmuş. Su gibi aktı gitti, hemen okudum. Üç küçük çocuğun okul çıkışında bir ceset bulmalarıyla başlayan seri katil hikayesiydi. Bu olayla Dennis, Wendy ve Tommy'nin ve ailelerinin hayatları kaçınılmaz olarak değişiyor.
Beni rahatsız eden bir nokta oldu, okuyan varsa belki hatırlar. Dennis diğer çocuklara göre daha problemli, ailede şiddet gören bir çocuk, çok disiplinli bir babası ve alkolik bir annesi var. Dennis de arkadaşlarına karşı acımasız, hırçın ve saldırgan. Sık sık Dennis'in ileride seri katil olacağının şüphe götürmez olmasına, yaşadıklarından çok etkilendiği için bir daha asla düzelemeyeceğine değinilmiş. Böyle kesin bir hüküm verilmesini yadırgadım, Tami hanım gelecek kitaplarının seri katil kahramanını yaratıyor galiba. (Okumadığım için bilmiyorum Dennis Farman'lı bir serisi var mı acaba Hoag'ın)
Yazmıyorum yazmıyorum yazınca da lafı uzatasım geliyor. Okumuyorsunuz sonra.
Polisiye severler klavye başına siz de yazın bana favorilerinizi.
Lafı bağlarken bir 'mim' yaratmış oldum.
Bir sonraki yazıda polisiye severlerin 'best of' larını küçük tanıtımlarla yayınlayayım. Eğlenelim biraz, çok suskun kaldık.

[görsel]




3 Nisan 2013 Çarşamba

Talih Kuşu

  
Dün akşam Amy Tan'ın Talih Kuşu adlı kitabından uyarlanan filmi izledik. 
Çinle kültürel yönden bu denli benzerliklerimiz olduğu aklıma bile gelmezdi. 
Mutfak Tanrısıyla bir fikir edinmişken, Talih Kuşuyla perçinlendi. 
Kitapları filmleri  bir yana bırakalım, hangimiz evlendiği adamı ilk kez düğününün gecesinde gören kadınların hikayesini yakın çevresinden, hatta belki kendi annesinden dinlemedi? 
Talih Kuşu ikinici dünya savaşı sırasında Çin'den Amerika'ya göç etmek zorunda kalmış dört ailenin hikayesi, özellikle anne - kız ilişkileri ve kadınların bitmek tükenmek bilmeyen dertleri üzerine bir film. 
Eminim kitabı okuyanlar da çok sevmiştir, ben izlemek için sabırsızlandım çünkü Mutfak Tanrısı bitince keşke filmi yapılsaymış diye içimden geçirmiştim.  
İzlemediyseniz bir DVD akşamınızı bu filme ayırın bence. 
Herkesin kendinden birşeyler bulacağını düşünüyorum.

Hatta güzel bir haber veriyim, youtube'da filmin tamamı altyazılı olarak bulunabilir. 

Merak edip filme ve kitaba webde göz atacaklar için kolaylık yapıyım: 
Bu filmin imdb linki 
Bu Talih Kuşu hakkında bir blog yazısı 

 Bu da filmden piyano sahnesi, annelerin kızlardan dert yanar gibi yakınarak aslında nasıl övündüklerine dikkat! 


2 Nisan 2013 Salı

Lost in a beautiful book

Bir dönem D&R Can Yayınlarının kitaplarını 5 tlye sattığı kampanyalar yapmıştı, çok da tutulmuştu. Devamı da gelir belki, hatta belki devam ediyordur da burda d&r olmadığı için ben cahil kalmışımdır, siz beni düzeltin. İşte o kampanya zamanı bir sürü kitap aldım ben. Mutfak Tanrısı da onlardan biri. İsmi bana Acı Çikolata'yı andırdığı için aldım. Mutfakla falan alakası yokmuş ama...

Güzel bir anne - kız ilişkisi, muhteşem bir aşk hikayesi, bir de büyük bir dostluğu konu alan harika bir kitap okuduğumu farkettim. Ama başlarda biraz problem yaşadım, kızın gözünden anlatılan olaylar ile başlayıp birden annenin anılarına geçmişiz, arada bunu belirten herhangi bir yönlendirme yok. Artık anlatan kişinin annesi olduğunu bir süre sonra kendiliğinden farkediyorsun.  Çeviri de iyi değil ondan kaynaklanıyor bence...

Çinli ailenin kalabalıklığı başta başımı döndürdü, aklım karıştı kim - kimmiş anlayamadım. O ara elimde süründürdüm kitabı, araya başka kitaplar girdi. Ama bir yüz sayfadan sonra herşey oturunca su gibi aktı, merakla okudum. Hatta bitirir bitirmez başa dönüp o yüz sayfayı tekrar okudum, başta aklımı karıştıran herkesi çok daha iyi tanıyordum artık.

Winnie sırlarla dolu geçmişinin tüm ayrıntılarını artık orta yaşa yaklaşmış kızı Pearl'e anlatıyor. Çinlilerin tutuculuğu, kadınların toplumdaki yeri, akrabalık ilişkileri falan  hiç yabancı gelmedi diyebilirim. Hatta Winnie'nin yaşadığı şeyler  sık sık Bin Muhteşem Güneş'i hatırlattı, çektiği acıları hayretler içinde okudum. Üzüldüm, içim parçalandı ama ayakta kalmasına, hayatını değiştirme çabasına da hayran kaldım..

Kitaptan çok beğendiğim bir kısım:
Helen, Edna'nı çocuklarındam birinin zihinsel bir sorunu olduğunu keşfettiğini söyledi. Edna'nın oğlu hasta, Helen'inki değil. Helen hep Frank için endişelendiğini, güvenli bir geleceği olmadığını söylerdi. Ama Edna'nın oğlunun durumunu öğrenince şükretti. Frank için yani, Edna'nın oğlu için değil. 'Sonunda şükretmeliyim, ailemde böyle bir sorun yok' dedi.
Ben de 'bu şükran değil, mazeret' diye düşündüm. Çin'de insanlar böyle düşünür. Başkasının felaketine bakıp kendi sorunlarını unutursun.
Neden yaşamını başkalarınınkiyle karşılaştırasınki? Böyle düşünürsen ancak korkarsın. Yalnızca daha neler yitirebileceğini düşünürsün. Daha iyi şeyler ummazsın.
Eğer Çindeyken böyle düşünseydim hala oralarda olurdum. Çünkü yaşamı benimkinden beter pek çok insan gördüm.

Bahsettiğim pürüzlere rağmen günün sonunda post başlığımla aynı fikirdeyim.

Amy Tan'ın Talih Kuşu isimli romanı daha meşhurmuş, hatta 1993 yılında filmi yapılmış. Beş dakika içinde onu izlemeye başlayacağız.
Bir muayne için gözüme damla damlatıldı, bulanık görüyorum.
O yüzden şimdilik burda bırakıyorum, görüşmek üzere!

Amy Tan'ın TED konuşması.. 

Görsel

1 Şubat 2013 Cuma

Şubat da Geldi


Artık kara kış bitse, güneş açsa bahar gelse, yaz gelse..
Güneşsiz günleri hiç sevmiyorum. Tam da kışın en pis, sis puslu geçtiği bir  sehirlerin birindeyiz şansıma.
Şaka - maka 22 Ocakta tam 1 yıl oldu Zonguldak'a geleli.
[Merak edenler için minik bir not: "zorunlu" olarak ve geçici bir süreliğine burada yaşıyoruz. İstanbul'dan geldik, burayı keşfedip alışmaya çalışırken zaman zaman çok zorlansak da benzersiz bir deneyim yaşıyoruz] 
Bahar ve yaz harikaydı, kışı sevmediğim için pek güzel geçmiyor. Postlarımın azalmasından kışın üzerimdeki depresif etikisi anlaşılıyordur sanırım.
Güneş enerjisiyle çalışıyor gibiyim. İki gündür güneş var da yüzüm gülüyor.

Hooop konuyu degistiriyorum.Geçenlerde idefixten Legami'nin 2013 ajandasını  aldım kendime. Severek kullanıyorum, renginin şekerliğinden gördükçe yazasım geliyor. Kahvemi aldım, elime de bir kalem aldım,  idefix siparişimle gelen sabit fikir dergisindeki kişisel gelişim kitapları dosyasını altınız çize çize okudum. Okumayanlar varsa Hasan Cömert ve Hakan Bıçakçı'nın yazılarına bir göz atmasını öneririm.  Dergiden okuması daha zevkli ama olsun.
Benim not ettiğim paragrafları paylaşıyorum,  siz de seversiniz tamamını okuyun.
Özellikle Hakan Bıçakçı'nın yazısından sonra tokat yemiş gibi oldum. Farketmeden derimize nüfuz ediyor sanki internet. Elini atmadığı ne ekonomi kaldı, ne psikoloji... O da başka bir konu.


Peki, kişisel gelişim kitapları neden özellikle 21. yüzyılda böylesi bir furyaya dönüştü? Modernizmin açtığı boşlukların kapitalizm tarafından kapatılmaya çalışılması artık klişeleşen bir gerçek. Sistem, kişiye önce  “Ye!” sonra “Kilo ver!” dediği gibi; mutsuzluk, başarısızlık, yalnızlık yarattıktan sonra da negatif histen arınmayı, kendini sevmeyi öğretiyor! Sonu gelmeyen ve pragmatik temeller üzerine kurulu bir satış-pazarlama tekniği; yeniden programlama, hayatı planlama, yeni alışkanlıklar edinme… Bir yandan da Amerikan rüyasının bir parçası; yani hayallerinin peşinden gitme isteği var. Buradaki asıl itici güç ise maneviyat eksikliği ve inanma isteği. Bu eksiklik ve köklü değişim isteği, insanlığın varoluşundan beri canlı ve canlı kalmaya devam ettiği sürece de boşluk doldurma oyunu devam edecek.
...Yeni çağın insanının artık en büyük derdinin kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son 20 yılda palazlanmaya başlayan bu ‘yeni insan’ alışkanlıkları bireycilik ekseninde gelişti ve başarı, mutluluk ve değişim üzerine kurulan yeni hayatı hızlı bir şekilde şekillendirmeye başladı. Diğer yandan modernizmle birlikte dinsel öğretileri benimsemeyen ama dini alışkanlıkları tekrar eden ve seküler kesimin de ilgisini çekmeyi başaran yeni ‘boşluk doldurma oyunları’ türedi. İşte kişisel gelişim kitapları tam da bu boşluklar üzerinden yükseldi diyebiliriz. 
Hasan Cömert 
Karl Marx’a göre modern kapitalist toplum teknolojiye yalnızca üretim açısından değer vermekle kalmaz, teknoloji tarafından üretilen nesnelere, insan varlıklarına göstermesi gereken saygıyı göstererek tapar. Şimdi teknoloji marifetiyle kurulan sosyal medya ilişkilerini, bizi birbirimize bağlayan çoğu elma logolu “teknoloji harikası” aletleri aklınızda tutarak Marx’ın, ta 1844 yılında kaleme almış olduğu şu satırlara bir göz atın: “Böyle bir toplumda, insanlar birbirlerini gerçek bir değeri olmayan araçlar olarak görürken, makineler çok yüksek bir değer kazanıp insanların taptığı amaçlar olup çıkar. Böyle bir toplum insanları birbirlerine yakınlaştırmak yerine, her birini diğerinden yalıtılmış küçük adacıklar haline getirir. İşte böyle bir toplum yabancılaşmış toplum, bireyleri de yabancılaşmış insanlardır.”
Ben ve Biz
Kitaptan bir alıntı: “Kendini satmak isteyen kişi en becerikli, en iyi, en mutlu, en büyük, en güvenilir vb. olarak boy göstermek zorundadır artık. Kendini satma isteği, başkaları tarafından iyi karşılanmak, tanınmak ve hayran olunmak amacına yönelik güçlü ve egoist bir eğilime, her zaman ve her yerde kendini hoş bir biçimde sunmak eğilimine yol açmıştır. İtibar ve hayranlık için gösterilen bu çaba narsistik bir kendini şişirme kılığında çıkmaktadır ortaya; ancak çoğunlukla narsizm değildir bu, satış stratejisi olarak egoizmdir. Zaten önemli olan da başkalarının nezdinde tutmaktır, yoksa insanın kendi yüceliği değildir.”  
 Hakan Bıçakçı

AVM'de kitaplarını idefixten getirten bir kitapçı var. Sabit Fikir'in eski sayılarını koymuş bir kenara. Ordan Ekim sayısını aldım. Kocam da çaldım sandı panik oldu. Üstünde 3 TL yazıyor da. Isabel Allende'nin Aşktan ve Gölgeden'ini okuyoz Alistoşla. Benim uyuzluğumdan mi, kitaptan mı anlamadım ama akmıyor pek. İncecik kitabı günlerdir peşimde süründürüyorum. 
Konuyu da böyle dağıtır giderim. 
Görüşürüz! 






11 Ocak 2013 Cuma

Çizgili Pijamalı Çocuk

Bu yılın ikinci kitabını da dün okudum.
Dokuz yaşında Bruno'nun babası bir Nazi subayı. Babasının Hitler tarafından burada  göreve getirilmesi çok sevdiği evinden ve arkadaşlarından ayrılıp Auschwitz'e taşınmalarına neden olur.
Bu işe babası dışında pek sevinen yoktur.
Bruno çok yalnızlık çeker, etrafında olan bitene bir türlü anlam veremez. Odasının penceresinden evlerinin hemen yanıbaşındaki yahudi kampını görebilmektedir. Kendisi bu kadar yalnızken orada yüzlerce çocuğun mutlu bir hayat sürdüğünü düşünür. Ve  nihayet bir gün kamp sakinlerinden kendisiyle yaşıt biriyle tanışıp arkadaş olur.

Korkunç bir savaşın iki tarafında melekler gibi masum iki çocuk: Bruno ve Shumel'in sıra dışı arkadaşlık öyküsü içinimi parça parça etti.
2008 yapımı bir de filmi var ama izlemeye cesaret edebilir miyim bilmiyorum..


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...